Ali Haydar Haksal’la Öykücünün Dünyası Üzerine

 

“Duruş anına dua, geliş anına dua, var olma anına dua, gidiş anına dua, öteler ötesine dua” diyen Ali Haydar Haksal’ın edebiyat dünyasındaki duruşu takdire şayandır.

 

Mütevazı kimliği ‘geleneksel çizgiyi’ çağımızda koruduğu gibi bunu öykülerine de yansıtmış usta bir yazar olan Ali Haydar Haksal, günümüz edebiyatının önemli isimlerinden biridir.

 

Yazdığını taşıyabilen (kalemi ile bütünleşmiş) Türk edebiyatının Mavera ruhu ile beslenen bugünkü şeklinin oluşmasında büyük rol oynayan şair ve yazarlarla omuz omuza yürümüş olan yazarımız, çıkardığı Yedi İklim dergisi ile de edebiyatımızın mutfağında yer almaktadır. İslâmî çizgideki duruşu ile örneklik teşkil eden yazar, şair Ali Haydar Haksal ile “bir öykücünün dünyasını” konuştuk…

 

Ü. Z. K. Ben sanatta duruşu nedense bir saatin ibresine benzetirim. Çağın akışını yakalayabilmek adına çizilen yön ve verilen mesajla (yani bu arka fondaki kontrollü çizgi ile) kalplere dokunmak her sanatçının başarabileceği bir şey değildir. Sizin öyküleriniz geçmişle bir köprü kurarken hem de iç dünya yolculuğunda gemideki kaptan rolünü tayin edici. (İnsanı, insan olmaya davet edici. Değerli hocam öncelikle ‘bir yazarda duruş’ denildiğinde, sizi siz yapan ilkeler doğrultusunda bize ilk olarak neler söylemek isterseniz.

Öykülerinizin ışığında ‘bir öykücünün dünyasını’ okuyucuya taşıma noktasında bize bir açılım sağlar mısınız?

 

A.H.H. İnsan, hayatta nasıl bir yola düşeceğini ve nasıl bir sona ulaşacağını bilemez. Yolculuk bir başlangıçtır, gelecek ise her insan için bilinmezliktir. Saat mekaniktir, kurulmuştur, gideceği yön, zaman ve durakları bellidir. İnsan bir niyetle yola çıkar, ilk adımını atacağı yer ve nasıllık belirsizdir. Adımların ölçüsü yoktur, kendindenliği vardır ve sadece gideceği yön niyete bağlıdır. Yolculuk süresince bir amaca ulaşılır ya da ulaşılamaz, bu da bir takdirdir. Benim hayatım bir bakıma böyledir. Babam kırk üç yaşında rahmetli oldu. Ben dokuz yaşında idim. Bir annem vardı başımızda, beş erkek çocuk. İlkokul üçüncü sınıfa kadar babamın yanında okudum. Ortaokula gitmek istedim, annem gönderemedi. Üç gün ağladım. Annem çok üzüldü. Babamın dayısı, cami imamının yanına gönderdi, ondan Kur’an öğrendim. Aradan beş yıl geçti. On yedi yaşında ortaokul birinci sınıfa yazılmak kaderimin başlangıcı. Okuma umudumun bittiği, yönümün belirsiz olduğu bir süreçteydim. Dedemin talebesi, İstanbul’da oturan, bize fitre ve zekât yardımlarını toplayıp gönderen merhum Süleyman Güler -biz ona sofi amca derdik, öyle bilinirdi- köye geldi. Cuma günü dedemin kabrini ziyaret ettik Kur’an okuduk. Cuma namazını eda ettik. Ben müezzindim. Namaz çıkışından sonra dedemin odasının önünde toplandık, Sofi Amca cami imamına “Kâtibi Efendi bu çocuğu imam hatip okuluna gönderelim” dedi. “Nasıl yapacağız?” sorusuna: “İkimiz yardım edeceğiz” dedi. Bu eller elimden tuttu beni imam hatip okuluna gönderdiler. Bu yeni bir yolun başlangıcı oldu.

 

Hayatım hep duygu yoğunluğu ile geçti. Babamın genç yaşta ölümü, annemin bir başına bizi sahiplenmesi ve büyütmesinin yanında onun ağıtlarını dinledik hep. Duygu yoğunluğu âdeta vazgeçilmezimiz oldu. Çünkü annemden başka kimsemiz yoktu, acıyla yoğruluyorduk. Şükür ki komşular, akrabalar, dedemin talebeleri vardı. Bu da bir diğer yol ve yön zenginliği oldu.

 

Kent ile köy arasında, doğa ile apartmanlar arasında hızlı bir değişimin ve bir çatışmanın yaşandığı zamana denk düştük. Köyde iken sonsuz bir özgürlük vardı hayatımda. Şarkılar, türküler, şiirler, ağıtlar, masallar, ilahiler, mevlitler arasında bir hayattı benimki. Bir kavak ağacının en yukarılarına tırmanır hem dallarını budardım, hem de şarkılarımı söylerdim. Sesim köyün üzerinde yankılanırdı. Dağda, merada, nöbetlerde hayvan güder, kuşlara eşlik ederdim. Orakla ekin, tırpanla ot biçerken o dalgayla birlikte âdeta kuşlar gibi şakırdım. Dedemin sesi güzelmiş, babamın da öyle idi.

 

Kentte ise düşünce yoğunluğu ve idealizm içinde buldum kendimi. Bir ülkümüz oluştu. Bunlar bize bir sorumluluk yükledi. Sevincim şudur ki dönemimizin materyalist zihin dünyasının dışında buldum kendimi. İdeolojilerin tuzağına düşmedim. Kendimin farkına vardığım anda bile elimde kalem oldu. “Duruş” dediğiniz oluş o zamandan beri var oldu. Hayatta hep beş yıl geriden geldim, okul hayatım, okumalarım, yazılarım ve evliliğim de. Şükrüm şudur ki, kendimin farkına varışım ile buluştuğum düşünce akımı beni benle bütünleştirdi. Hep orta bir yerde durdum. Aile içinde, arkadaşlar arasında, yazı hayatına başladığım ve sorumluluk üstlendiğimde, hatta siyasa yaparken de özenli oldum. Kendimden asla kopmadım.

 

Dünya edebiyatına açıldım. Dönemimiz çok karmaşıktı, hatta belli dayatmalar bile vardı. Edebiyat dünyasında materyalist bir zihniyetin bölümlediği insanlar ve onların oluşturduğu ortamlar baskındı. Toplumcu gerçekçi köy, ağa, maraba, işçi, patron gibi birbirinden kopmayan insanların uçurumu arasında bir yerdi bu. Bu kesimde metafizik yoktu.

 

Fakir, kimsesiz ve bir başıma hayata tutunmaya çalışırken bir çaba içindeydim. Sadece kendim değişmiyordum ya da gelişmiyordum, benimle birlikte köy çocukları, okul hayatımda arkadaşlarımın arasında belli bir yerim oldu. Yerim bana sorumluluk yükledi. Köyde gençlerin ağabeyi ve öncüsüydüm. Okulda okumayla buluşunca iyice yoğunlaştım. Kimi söyleşilerimde anlattığım Malatya’dan sürgün gelen Türkçe öğretmenimiz İbrahim Soysal beni İslâm Kitapevi’ne götürdü, Üstat Necip Fazıl’ın Ruh Burkuntularından Hikâyeler, Sonsuzluk Kervanı, Üstat Sezai Karakoç’un Allah’a İnanmak ve İnsanlık [Bu eserde yer alan yazıları Ruhun Dirilişi’nde topladı], İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Diriliş dergisinin birinci sayısını (1969) aldırdı. Bu, benim dönümüm oldu. Bu kitapevine gidip gelince Nuri Pakdil’in Biat ile Batı Notları kitaplarını aldım. Diriliş dergisi Elâzığ’a geliyordu. Büyük Doğu dergisini Hilal Matbaası’nda Memduh Bayraktaroğlu’ndan alıyor, cami önlerinde satıyorduk. Onu da ediniyordum. Nuri Pakdil’in kitaplarının arkasında “Edebiyat Dergisi Yayınları, yazışma adresi: P. K. 50 Kızılay/ Ankara” yazıyordu. Nuri Pakdil’e mektup yazdım. Edebiyat dergisini nereden edinebileceğimi sordum. Gelen mektubunda Ticaret Lisesinde edebiyat öğretmeni Veli Sarıkamış’a gönderildiğini yazıyordu. Her ay oraya gidip dergiyi aldım. Ben artık yolumu bulmuştum.

 

Okulda düzenlenen şiir okuma yarışmasında Üstat Sezai Bey’in “Ey Yahudi” şiirini okudum, ödül olarak bana kitaplar verildi. Bu da benim bilinç dünyamın ufuklarını araladı.

 

Geçmiş ve yaşanmışlıklar geride kalıyor. Ne ki geçmiş bir bütün olarak yadsınamaz, yaşayanın gerçeğidir. Onun bugüne taşınması, bugünün ise yarına taşınması sorumluluğu içinde bulunduğum süreci oluşturdu. Manevi dünyam beni beslerken yaşadığım hayat ile geleceğe yolculuğumu sürdürdüm. Dediğim gibi hayata bir anda olgun bir yaşta başladım. Kendimi böyle bir ortamda buldum. Anneme, kardeşlerime karşı bir sorumluluğum vardı. Ortaokuldan sonra okuyan tek kişi bendim. Benden beklentiler ise çok farklıydı.

 

Köy hayatında ayrıntılar önemlidir. Zor koşullarda yaşıyorsunuz, rızık peşindesiniz, çobansınız, tarlada ve arazide rençpersiniz, okula ise bu kadar zor koşullarda gelmişsiniz, bir yoğunluk ve çaba içindesiniz... Tarlada dökülen bir başağın kıymeti vardır, onu zayi edemezsiniz. Başakları tek tek toplardık. İster istemez hayat yolculuğunuzda dikkatli olmak durumunda kalıyorsunuz. Sıradan gibi görünen bir hayat değil; dopdolu, çileli, zorlukları olan bir hayatın içinden geliyorsunuz. Bu ister istemez hayatın bütününe yansıyor.

 

Ü.Z.K. Edebiyat yolculuğuna başladığınız dönemi ve o dönemlerde kurguladığınız öykü çatısını bugünden baktığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

A. H. H. Öyküyü kurguladım mı yoksa öykü mü gelip beni buldu? Böyle bir hazırlığım ve beklentim yoktu. Köyde masallar anlatılırdı. Hayatımız masaldı bir de.

 

Okula ilk adımımı attığım andan itibaren okulun kütüphanesine dadandım. Okuma özlemim vardı. Knut Hamsun’un Dünya Nimeti’ni okuduğumda doğayı onunla birlikte yaşadım çünkü bu benim de hayatımdı. En uçlarda olan Sosyalist Maksim Gorki’nin Ana romanını, Anton Çehov’un Memurun Ölümü öyküsünü okuduğumda da ben orada insan olarak vardım. Annemin amcası Abdullah Dede’min nüktedanlığı, zekâsı, köyümüz ağabeylerinin muziplikleri, merhum hocam babamın dayısı Kâtibi Efendi’nin ciddi duruşu hayatımın değişik yönleriydi. Elâzığ’da benim İmam Hatip Okuluna kaydımı yapan, Kur’an hocam Kâtibi Efendi’nin oğlu edebiyat öğretmeni Nurettin Hasköylü beni çocuklarından ayırmadı. Hafta sonları evci çıkardı. Yazdığım iki defter dolusu öykülerimi ona gösterdim. Sert mizaçlı, disiplinliydi. Satır satır üzerinde durdu karaladı. Bunlar da benim hayatımda ilk başlangıcımdı. Talip Apaydın ve o dönem kimi yazarlarla arkadaştı. Onlar gibi yazmadığına hep hayıflandı.

 

Bu hayat kurgu ötesinde yaşanıyor. Annem, ah annem en içli dünyam oldu. Yıllarca durmadan yaktığı ağıtları içimde birikiyordu. Duygusaldım, şimdi de öyleyim. O zamandan kalmadır bu durumum.

 

Doğadaki her nesne, oluş, yaşayış öykünün kendisidir benim için. Ben hayatın içinden geliyorum. Orakla ekin, tırpanla ot biçtim, tahra ve balta ile ağaçlar budadım, kestim, eşeksırtında odun taşıdım. Üniversiteye başladığımda bir mağazanın deposunda ağır yükler taşıdım, tezgâhtarlık yaptım, muhasebede çalıştım, pazarlamada bulundum. Sonra da kendi işyerlerimiz oldu, ağabeyim ve kardeşlerimle. Birbirimizden hiç kopmadık. Bugün de öyledir.

 

Hep insanla beraberdim, iç içeydim. İnsanı okuyordum bir yandan da. Üniversitede dava ve gönül arkadaşlarım oldu. Elâzığ’da bir başınaydım. Yerel gazetelerde şiirlerim, fıkralarım yer alıyordu. Matbaalar caddenin üzerinde idi. Gazeteler önlü arkalı cama yapıştırılırdı. Orada insanlar birikir ve bunlar okunurdu. Öğretmenlerimin, arkadaşlarımın dikkati üzerimdeydi.

 

Ü.Z.K. Sizin okumaya, yazmaya yeni başladığınız dönemin dostlukları ile bugünün dostluklarına ilişkin olarak neler söylemek istersiniz? Dostluk demişken; Diriliş’in sesi olan merhum Sezai Karakoç ile zaman zaman görüşmelerinizin olduğunu biliyoruz. Sezai Bey ile tanışıklığınızdan biraz bahseder misiniz? Sezai Karakoç’un özellikle son dönemlerinde üzerine vurgu yaptığı bir konu var mıydı?

 

A.H.H. Bizim için içtenliğin ve samimiyetin olduğu, doyasıya yaşandığı bir dönemdi. Arkadaşlıklarımız ve dostluklarımız başladığı gibi devam ediyor. Mavera dergisi sürecinde birlikte olduklarımızla bugün de birlikteyiz. Diriliş, Edebiyat ve Yönelişler dergilerindeki arkadaş ve ağabeylerle birlikteydik. Bunlar çok özeldir bizim için.

 

Üstat Sezai Karakoç’u ben, imam hatip okulu sıralarında kitaplarını okuyarak tanıdım. Vazgeçilmezim oldu. Okulu bitirdikten sonra beş aylığına Bolu’da Diyanet Eğitim Merkezi’nde eğitim kursuna katıldım, orada panayır düzenleniyordu. Panayırda bir tezgâh açtık, Büyük Doğu, Diriliş dergisini ve üstatların kitaplarını getirttik hem sattık hem okuduk. Derginin arka ve iç kapaklarına şiirler yazdım. Necati Yılmaz adında bir arkadaşım vardı, elimizden kitap düşmezdi. Kente doğru yürürken de kitap okurduk. İnsanlar dönüp bize bakıyorlardı.

 

Erzurum’da Edebiyat Fakültesine gittiğimde okuyan ve yazan arkadaşların arasında buldum kendimi. Edebiyat dergisinde yazan İbrahim Demirci, Ali Göçer, Ali Fuat Altınsoy, İbrahim Gaffarlı [İbrahim Sarı], İlhami Çiçek vardı. Sürekli bir aradaydık. Arif Ay da kısa süreliğine Erzurum’a geldi, yurtta benim odamda bir hafta birlikte kaldık. Bu arkadaşlarla ayrı kentlerde de olsak bugüne değin hâlâ görüşüyoruz. Yurt odalarında şiir okuma seansları yapardık. İbrahim Demirci’nin, Mustafa Baydemir’in evlerinde bir araya gelir kitap okurduk.

 

MTTB’nin çıkardığı Talebe gazetesinin kültür sanat sayfasını yönettim. Orada şiirlerim ve denemelerim yer aldı. O sırada İstanbul’da Yeni Devir gazetesi yayımlanıyordu. Kültür sanat sayfasına şiir, deneme ve öyküler gönderdim. Şakir Kurtulmuş ile o zaman yazıştık, haberleştik. Yurtta aynı odada kaldığım Mehmet Kahraman vardı. Kardeşi Âlim Kahraman ile aracılığıyla tanıştık ve yazıştık. İstanbul’a geldiğimde sürekli olarak onunla görüştüm. Kırk beş yıldır birlikteyiz. Aynı semtte, aynı mahallede oturduk. Şimdi ise aynı apartmanın aynı katındayız.

 

İstanbul’a yerleştikten sonra Üstat Sezai Karakoç ile görüştüm, evine gittim, Diriliş’in bürosunda, kahvelerde oturduk. Dinledik daha çok. Son zamanlarımda bir hastalık sürecim oldu, sık gidemedim ama telefonla sık görüştüm. Vefatından on beş gün önce telefon ile uzun bir görüşmemiz oldu. Ben rahattım, soracağım soruları sorardım. Sağlığında ilk ve son özel sayıları yapmayı Allah bize nasip etti.

 

İstanbul’a yerleştikten sonra Âlim Kahraman, Ebubekir Eroğlu, Ahmet Kot, Osman Bayraktar, Hasan Aycın, Kâmil Eşfak Berki’nin yanı sıra yazı hayatı içinde olmasalar da sanat ve edebiyatın içinde, geri planda olan İbrahim Usul ve Recep Yumuk’la arkadaşlık ve dostluklarımız devam ediyor. Bu halka giderek genişledi. Necat Çavuş, İhsan Deniz, Hüseyin Atlansoy ile o yıllarda tanıştık. Bir de Yedi İklim’de bu çevremiz daha genişledi. İsimlerini buraya sığdıramam. Birlikteyiz ve yol arkadaşıyız.

 

Ü.Z.K. Edebiyat dünyasına girişte çeşitli türler söz konusuyken neden öyküyü seçtiniz? Sizi yazmaya sürükleyen şeyin arka planında neler vardır acaba? Yazma yolculuğunuzda ve dergi hayatınızda birlikte olduğunuz dostlarla unutamadığınız bir anınız var mı?

 

A.H.H. Başlangıçta hem şiir hem öykü vardı. Lise yıllarımda iki defter dolusu şiir, iki defter de öykü yazmıştım. Şiirler o zaman daha çok hece vezni ile yazılmıştı. Öykülerim masal ile anlatı arasında gidip geliyordu. Köyümüzdeki kimi fıkraları, gülünç hâlleri de öykü olarak yazıyor yerel gazetelerde yayımlıyordum. Diriliş ile Edebiyat dergilerini okumaya başladıktan sonra şiir ve öykü yoğunluğum başladı. Varlık, Hareket, Hisar gibi dergileri de takip ediyordum ama onlardan uzaktım. Sadece okuyordum.

 

İlk öyküm “Tıkırtı” 1973 yılında Milli Gazete’de yayımlandı. Diyarbakır’da yayımlanan Çile dergisinde de bir metnim ödül aldı. Edebiyat fakültesini bitirdikten sonra bir dosya şiirim, bir dosya da öyküm oldu. Bunları Mavera dergisine götürdüm, Cahit Zarifoğlu’na verdim ve İstanbul’a döndüm. Bana yazdığı bir mektupta -o mektubum şimdi kayıp- Rasim Özdenören ile öykülerimi okuduklarını, beş öyküyü peş peşe yayımlayacaklarını yazdı. Şiirimden tek satır bahsetmedi. Ondan sonra, İstanbul’a geldiğinde de toplam yedi yıl birlikteliğimiz oldu, şiirlerim hakkında hiç konuşmadı. Ben de hiçbir zaman nedenini sormadım.

 

İlk dönem öykülerim psikolojik yoğunluğu olan ironik öykülerdi. Bir dil tutturmuştum. Bir süre sonra Zarifoğlu bana yazdığı bir mektupta “Senin bu hasta tiplerinden bıktık. Öyküden çok anlamam ama aklı başında öyküler bekliyoruz. Voss romanını mı okursun, Sait Faik mi, bilemem” demişti. Altı ay elime kalem alamadım. Âlim Kahraman, Cahit Bey’e yazdığı bir mektubunda: “Ali Haydar şokta” demiş. O da verdiği karşılıkta “Ben de şoka girsin diye yazdım” demiş. Arkadaşım Ahmet Nedim bir ara Ankara’ya uğramış şiirlerimden söz etmiş, “İyi şiirlerdir, neden yayımlamadınız?” diye sormuş. Cahit Bey “Bizim işimize karışma!” demiş.

 

Ü.Z.K. Yaşamı boyunca iç kargaşasına rest çekmeye çalışsa da başaramayan Fransız yazar Guy de Maupassant’tan yola çıkarak bir yazarın dünyasındaki sarsıntının öyküyle birleşimini objektif bir gözle açabilir misiniz?

 

A.H.H. O kadar çok okuyordum ki şiir ile öykü iç içeydi. Bana kalsa şiirde ısrar edecektim. Rasim Özdenören ile Cahit Zarifoğlu’nun yönlendirmelerine bağlı kaldım. Anlatıda yolumu bulmuştum artık. Öyküyü daha çok ciddiye aldım. Maupassant dünyamda hiçbir zaman olmadı. Yerli öykü yazarları da çok okumadım. Diriliş ve Edebiyat dergilerindeki öyküleri ve bu dergilerde yayımlananları okudukça kendi dünyamı bulmuştum. Öyküde Çehov önceliğim vardı. Fransız, Alman edebiyatı, modern romanlara yani Batı klasiklerine daha çok yöneldim. Exupery, Camus, Sartre, İonesco, Balzac, Virgnia Wolf, James Joyce, Güney Amerika’nın romancılarını okuyordum. Harmanlıyordum.

 

Taşra kentlerinde uzun yıllar yaşamamış olsam da oralardaki manevi ruh baskındır bende. Yirmi beş yaşıma kadar köy ile bağlantım devam etti. Elâzığ’da yedi yıl, Erzurum’da dört yıl, sonra İstanbul. İstanbul’a yerleştikten sonra köy ile ilişkim bitti. Ve hep İstanbul Üsküdarlı oldum.

 

Evdeki Yabancı’da yer alan öykülerim İstanbul ruhunun çatışmasıdır, ironisi de gerilimi de buradan doğmadır. Şiir çok az yazdım ama şiirimi öykülerime yedirdim. Eserlerim çoğunun adı birer dize gibidir. Cahit Zarifoğlu’nun uyarısından sonra adalar kurdum. Adadan adaya geçtim.

 

Ü.Z.K. Uzun süredir edebiyatın mutfağında olan bir isimsiniz. Yedi iklim dergisini çıkarıyorsunuz Söz konusu derginin genel yayın yönetmenliğini de yapıyorsunuz. Dergicisiniz. Öykücüsünüz. Roman yazarısınız. Köşe yazarlığı yapıyorsunuz ve ayrıca şiire de yelken açarak şair yönünüzü de ifşa ettiniz. Yani üretken ve çok yönlü bir kişiliksiniz. Tüm bunlarla beraber yıllarca İstanbul’dasınız. İstanbul’da olmak, İstanbul’da yaşamak bir yazar için ne anlama geliyor sizce?

 

A.H.H. Kaderin bir tecellisi. Mavera dergisinde yazmaya başladığımda dergiye sadece öykü ve yazılarımı göndermekle yetinmedim. İstanbul’da iş ve dost çevresinden çok sayıda abone topladım. Bir başıma yüz elli kadar abone yaptım. Kimi kurumlardan ilanlar aldım. İş yoğunluğum çoktu. Bir yandan dolaylı olarak siyasal faaliyetlere katıldım. Beni oradan oraya koşturuyorlardı. Cahit Zarifoğlu, yorulduklarını, dergiyi bizim kuşağa yüklemek istiyordu. “Dergiyi siz çıkarın biz de yazılarımızla size destek veririz” demişti. Mavera İstanbul’a Cahit Zarifoğlu ile birlikte taşındı. Âlim Kahraman’ın yönetiminde bir yayın kurulu oluşturuldu. Mustafa Çelik, Osman Bayraktar, Ersin Nazif Gürdoğan ve ben. Bir süre devam ettik ve ayrıldık. Benim evimde yapılan toplantılarda yeni bir dergi çıkarmaya karar verildi. Sahipliği bana, yazı işleri müdürlüğü Osman Bayraktar’a verildi. O zaman da bir yayın kurulu oluşturuldu. O dönem iki yıl sürdü. Dergiciliğimizin sorumluluğu budur. Benim adımla anılıyor olması da sahiplikten. Biz bir ekiptik. Bugün için de aynı özü koruyoruz.

 

Öykü benim ana merkezim oldu. Bugüne değin de daha çok öykü yazarı olarak anılır ve bilinirim. Benim ana kapım öyküye açıldığından orada yol aldım. Bundan hiçbir zaman pişmanlık duymadım. Bu anlamda Cahit ve Rasim Bey’lere müteşekkirim. Ayrıca Âlim Kahraman ile olan sıkı birlikteliğimiz öyküm açısından değerli olmuştur.

 

Yitik Yaşamın Güncesi romanın başlangıcı oldu. Aslında hem bir günlük gibi görünen tam anlamıyla günlük olmayan, kurgulu bir nehir anlatıydı. Bir yanıyla da her kesit ya da bölüm bir başına bir öykü olarak da okunabilir. Eleştirmen bir arkadaşım: “Neden roman?” diye sormuştu. “Bunu bir öykü kitabı olarak da okuyabilirsiniz” demiştim. Zaman zaman kimi sınırları aşıyorum, zorluyorum. Bundan sonrakiler daha çok roman oldu. Bunların içinde Anzelha ile İbrahim apayrı bir yerde duruyor. Bunun bir diğer açılımı ise Mum ile Pervane’dir. Şu sıralar üzerinde çalıştığım peyderpey yayımlamakta olduğum Belkıs ile Süleyman epey zamanımı alıyor. Önemsiyorum. Hüzünlü otobiyografik bir eser. Hem roman hem anlatı, kısmen de anılar içeriyor. Bu, benim için daha da önemlidir, özeldir çünkü. Bunların her biri belli kuralların dışında eserler.

 

Köşe yazarlığı ise 1991 yılında Amerika’nın Irak işgali üzerine Milli Gazete’de yazdığım uzun, lirik, öfkeli metinlerle başladı. Bir hayli de karşılık buldu. Ondan sonra da bu süreç devam etti.

 

Üniversiteye başladığım 1975 yılında yazları İstanbul’a geldim, inşaat malzemeleri satan bir mağazada çalıştım. Okul zamanı Erzurum’a gittim. Okul bittikten sonra kamuda görev almadım. Bir süre sonra kendi iş yerimizi açtık. 1979 yılından itibaren tam anlamıyla İstanbul’a yerleştik. İstanbul ile bütünleştik. İş hayatına atıldıktan sonra ağabeyim ve kardeşlerimle bir araya geldik. Ben mağazanın başına geçtim. Ama asıl ağırlığı ağabeyim ve kardeşlerime bıraktım. Yoğunluğum ve yazı hayatımın sürekli iç içe oluşu ile ilgili bir anımı aktarayım. Bekir Karlığa Hoca de dergimizde yazıyordu. Bir gün tıp profesörü Aykut Kazancı Bey ile birlikte geldiler. Ön taraf mağaza, inşaat malzemeleri, arkada iki oda dolusu kitap ve düzenli raflar, iş ve çalışma masam. Bodrumda da kitaplar var. Aykut Bey etrafa şaşkınlıkla baktı: “Bu ne, bu ne?” dedi. “Kitap hocam” deyince: “Sen burada ne iş yaparsın?” “Boş zamanlarımda ticaret yapıyorum” dedim. “Bekir sen bu çocuğu neden burada boş bırakıyorsun? Akademik çalışma yaptırsan” dedi. O sıralarda arada gelip gitti. Bir gün: “Sana bir sürprizim olacak” dedi. Aradan bir iki yıl geçti, beni aradı: “Bir kamyon al da gel evimin altındaki kitapları al” dedi. Bir doç kamyonet dolusu kitaplarını bize bağışladı.

 

Ü.Z.K. İstanbul ve öykü, İstanbul ve siz! Üsküdar ve siz! Öykülerinizde mekân ile iç içe geçişe tanıklık etsek de, bizzat sizin ağzınızdan bir yazarla mekânın bütünlüğünü dinlemek isteriz?

 

A.H.H. 1975 yılında Erzurum’da üniversiteye başladım. Yazları İstanbul’a gelirdim. Perşembe Pazarı’nda inşaat malzemeleri satan büyük bir mağazada çalışıyordum. Okul zamanı Erzurum’a gidiyordum. Erzurum’da da İstanbul’da da kitabevlerinden çıkmıyordum.

 

Geldiğim ilk yıldan itibaren Üsküdar’da kardeşlerimle birlikte bir ev tuttuk. Okulumu bitirdikten sonra da Üsküdar’a yerleştik, buradan uzaklaşmadık. Ruh dünyamın Üsküdar ile buluşması hayatımın özel bir yanı. Merhum dedem Müderris İsmail Hakkı Efendi bir süre Şemsipaşa Medresesi’nde kalmış, okumuş sonra da Fatih Medresesi’ne geçmiş.

 

Olgunluk dönemimdi. Burada yoğun yaşadım ve yaşıyorum. Öykülerimde yoğun olarak Üsküdar ruhu var. Genel olarak yazılarıma da yansıyor. Yıllar önce merhum Mehmet Kahraman [Âlim Kahraman’ın ağabeyi] ve kimi arkadaşlarım “Öykülerini okuyunca adım adım Üsküdar’ı birlikte dolaşıyoruz” demişlerdi. Mehmet Kahraman bir zamanlar Üsküdar’da yaşadı, sonra İzmir’e taşındı. İlk kitabım Evdeki Yabancı çıktığında Cemal Süreya: “Haksal’daki “annesi köşede büzülüp kalan” Kafka tadı orada bir darbe yiyor; şadırvanın az ötesinde.”1 demişti. Bu yazının devamında şöyle bir göndermesi de vardı. “Ali Haydar Haksal’ın kahramanları bir caminin ve şadırvanın önünden geçmek zorunda mıdır” diye sormuştu. Üsküdar’da yaşayan ve Üsküdar ruhunu taşıyan biri için elbette bu kaçınılmaz bir durum. Oturduğum ev Karacaahmet Mezarlığı’na bakıyor. Sabah ezanları okunduğunda evimin terasından 14 ayrı müezzinin sesi duyulur. Üsküdar’ı her ânı ve yönüyle yoğun yaşıyorum. Dergimiz ve kütüphanemiz Üsküdar’da. Mihrimah Sultan Camii ile karşısında bulunan Yeni Valide Cami’nin ezanları karşılıklı okunduğunda çok yoğun bir duygu yoğunluğu oluyor. Bu, eserlerime çok yönlü olarak yansıyor.

 

Ü.Z.K. Ayrıca bu çok yönlü kişiliğin ruh dünyanıza akseden birtakım dezavantajları da var mı? Yoksa tercih ettiğiniz akışta içinizde tamamlanan biri misiniz?

 

A.H.H. Dezavantajları var mıdır bilmiyorum. Sanat ve düşünce hayatımın yoğunluğu, hayatımın sanatla edebiyatla iç içe oluşu beni rahatlatıyor. Eserlerimin ve alanlarımın çeşitliliği bu konuda belki de böyle düşündürüyor olabilir. Bu anlamda olumsuz bir yansıma görmüyorum.

 

Ü.Z.K. Kendi yazınsal dünyanız ve Yedi İklim dergisiyle günümüz edebiyatına etki eden isimlerden birisiniz. Bu kanaldan, günümüz Türk edebiyatında ‘öykünün geldiği yer’den söz etmek gerektiğinde ilk anda neler söylemek istersiniz?

 

A.H.H. Bunun değerlendirmesini benim yapmam ne kadar doğru olur? Yedi İklim arkadaşlarımızla birlikte tüttürdüğümüz ocağımız bizim. Gücümüz bundan ileri geliyor. Bilmiyorum kaderin bir tecellisi midir? Dedemden ötürü evimiz bir ilim ve gönül ocağıydı. Biz yetim kaldığımızda başımızda bir annemiz vardı. Yetimdik, yoksulduk. Ona karşın annem ocağımızı tüttürürken o durumda bile misafirlerimiz hiç eksik olmazdı. Allah bir bereket vermişti. Şimdi de o ruh biz kardeşlerde devam ediyor.

 

Öyküde büyük bir aşama var. Modern anlatının sınırları bir hayli geniş. Buna bizim bir katkımızın olduğunu biliyoruz. Bunun ölçütü nedir ne kadardır bu eleştirmenlerin ve akademisyenlerin işidir.

 

Önceliğimiz Yedi İklim olduğundan onun varlığı bize güç verdi. Edebiyat dergiciliğinde de önemli bir yeri olduğu bir gerçek.

 

Ü.Z.K. Haddizatında kalem ile savaş ezelî bir yaradır yazanda. ‘Okunma endişesi’ araya girdiğinde yazar ve şair silikleşmeye yüz tutmuş demektir. Kişi ne ise odur! diyerek yola devam etmeli, dağılmalara izin verilme tehlikesi de hep göz önünde tutulmalıdır. Müslüman bir yazarın sancısının eserine yansıması sonucu, sınırlı bir okur kitlesi olur endişesiyle sanatçının kimliğinde sapmaların, paradoksların olduğu aşikâr. Yaşadığı kimlik bunalımının farkında olmayarak taşkın kelimeleri ve tavırlarıyla dikkatleri üzerine çekmeye çalışan gençlerimize ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

 

A.H.H. Sanatçının ruh dünyası kendi özelidir. Bu, yapılanları da anlamlandırmayı gerekli kılar. Sorumluluk duygunuz var ise, daha özenli ve bir çaba içinde olmanız zorunludur. Yazma eylemimi sıradanlık olarak görmüyorum. Çabamı besleyen bir yönüm var. Almadan vermek Allah’a mahsus. Bunu biliyoruz. Biz yaratılmış olanlarız, insan, yaratılmış olandan besleniyor ve kendini bunların içinde çoğaltıyor.

 

Kitaplarımızın çok okunması, popüler olma düşüncemiz olsaydı başka şeyler yazardık, bir başka yerde olurduk. Eserlerimizi boşluğa savurmuyoruz. Yazıyoruz orada bir yerlerde duruyor. İlk eserim ile son eserlerime baktığımda neyi, nasıl yaptığımı iyi biliyorum. Durmam gerektiği yerde duruyorum.

 

Müslümanız. Öykü Ağacı kitabımda “yazı duamdır” diyorum. Benim için böyledir. İnsan olma bilinciyle yaşananları, yaşanabirlikleri belli bir tartıda ele alıyoruz. Aşk bizim vazgeçilmezliğimiz, Allah’ın bağışı. İnsani olanı öteye götürme gayreti. Durum böyle olunca kime neyi önerebiliriz? Önerimiz kendimizi nasıl sunduğumuzdur, nasıl bir yerden ve neyi nasıl temsil ettiğimizdir. Gençlere kalıplar sunacak değiliz. Onların kendi yollarını, amaçlarını ve hedeflerini bilmeleri gerektiğini önerebiliriz. Müslüman sanatçılar yaptıklarının ve yazdıklarının da hesabını verecekler. Günümüzde sekülerleşme baskın. Ne yazık ki Müslüman gençlerde etkili ve yaygın. Kendileri olmalarını önermekten başka bir şey söyleyemeyiz. Paradoks ve bunalımlar her zaman var. Ancak Müslüman insan için hayatın sınırları var. İnsan ve kul olma bilinci kişiye özgürleştirir.

 

Ü.Z.K. Size göre sanatçının ruh dünyasındaki ‘çıkmazlar’ nasıl aşılmalı?

 

A.H.H. Bir Müslüman sanatçı eserleriyle var olur. Kendisini bir varlık olarak bildiği anda, kendi çatışmalarını bastıracak ve ufuk açacak yol ve yolculuğu önemser. İnsan her an kendisi ile baş başadır. Sokağa çıktığı zaman bambaşka hayatlarla yüzleşiyor. İnsan kendini temsilde yeterli ve sağlıklı değilse yapacak bir şey yok. Önce kendinden başlamalı her Müslüman sanatçı. Yönü belliyse, ne yaptığını biliyorsa onda bir çıkmazın olması beklenmez. Hayatta iniş ve çıkışlar olabilir, bu gibi durumlarda sabır göstermesi gerekir. Kimi zaman tıkanmalar olabilir. Ruhun kabz hâlidir bu. Nasıl bir hâldir diye içi içini kemirir. Bu, kimi zaman ruhunu beslemeyle ilgili bir sorun olabilir. Bunun için de ruhen kendisini besleyecek öz eserlere yönelmesiyle yeni bir başlangıç yapılabilir. Bedenin beslenmesi gibi ruhun da beslenmesi gerekiyor.

 

Ü.Z.K. Yeni dünya düzeninde yaşanan evrilme gelenekçi toplum yapımızla aileyi, sosyal ilişkileri ve tabii ki de edebiyatımızı da olumsuz yönde tetikliyor. Dijital çağın ‘hız’ ve ‘tahammülsüzlük’ adlı aktörlerinin; sanata ve topluma etkisini, bir yazar gözüyle hızda tükenmişliği kendi dünyanızdan bize aktarır mısınız?

 

A.H.H. Modernleşmenin en uç noktasındayız. Sınırlar aşılmış durumda. Dinlerin ve kimi kuralların, geleneklerin bir yanıyla yok hükmünde olduğu bir yüzyıl. Tarihin her döneminde benzer durum yaşanmış ve yaşanıyor. Yakın zamanda kimi durumlar dalgalar hâlinde insanlığı savuruyor. Sapkınlıklar, giyim kuşamlar, bireysellikler insanı insan olmaktan uzaklaştırdı. Bu büyük dalgalar önünde ne yapılabilir? İnsan önce kendisini bilmeli, kendisi olmalı, örneklik göstermeli. Müslümanlar için örnek peygamberimizdir. Kırk yıl müşriklerin arasında yaşıyor. Kendisine tebliğ görevi ile vahiy gelince ilk çağrısı şu oluyor: “Allah birdir, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir.” İnsanlar peyderpey ona bağlanıyorlar. Çünkü onun kendisi bir mucizedir. Ama o özel bir insandır.

 

Günümüzde sorunlar karşısında umutsuzluğa kapılma tehlikesi daima var ve oluyor. Sorunlar karşısında kendisini koruması, örnek kişilik olması ve her alanda hayırlı ve iyi olanı üretmesi Müslüman’ı güçlendirir. Edebî dil ve üslup ile seçkin insan örneği olmak da bir çıkış yoludur. Bu bir başına yetmiyor, hayatın bütün alanlarında seçkinlik ve iyi insan olmayla olabilir. Müslüman için karamsarlık yoktur. Önemli olan bu gibi zamanlarda bir çıkış yolunu bulması ve yolunu ardına bakmadan ve oyalanmadan sürdürmesidir.

 

Ü.Z.K. Günümüz insanının değerler haritasındaki ‘çürümüşlüğe’ ve ‘umuda’ ilişkin olarak bize neler söylemek isterseniz?

 

A.H.H. Çürümüşlükler var ise oradan uzaklaşmak gerekir. Çünkü çürümeler ve yılgınlıklar bulaşıcıdır. Ben var isem, kendime inanıyorsam, umutsuz olmamam. En olmadık ve beklenmedik bir zamanda ve yerde mutlaka bir ışık belirir, bir yol açılır. Güven vericilik insanları etkiler.

 

Ü.Z.K. ‘Nerede bir can ölse, oralı olur yüreğim; olmalı zaten, olmazsa insan olmaz yüreğim.’ diyor ya Ahmet Arif, tüm insanlık olarak, insanlık dışı olan ölümlerin yaşandığı Filistin’e kilitlendik. Ne konuşabiliyoruz ne de tam anlamıyla susabiliyoruz. Çaresizse seyrediyoruz ancak. Eğer acının bir kalbi olsaydı o da ‘Kudüs’ olurdu. Değerli hocam son olarak Filistin'e, Filistin’de yaşanan bu acıya, trajik olanı da aşarak soykırıma dönüşen bu duruma dair neler söylemek isterseniz?

 

A.H.H. İnsanlığın acıları yüreğimizi dağlıyor. İnsanın insan olma sorunu var. Bu insan teklerini değil geneli ilgilendiriyor. Acı çekmeyenlerden bir hayır beklenmez. Müslüman sanatçılar daha çok acı çekerler, çekmeliler. Çünkü sadece kendilerinden sorumlu değiller. İnancımız ve düşüncemiz gereği: “Bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmek, bir insanı diriltmek bütün insanlığı diriltmek gibidir.” Maide suresindeki bu ayet, Diriliş dergisinin logosunun altında epigraf olarak yer aldı. Temel bir inanış ve ilke.

 

Filistin sorunu sadece Müslümanların değil insanlığın sorunudur. Ve ilk kez dünyada insanlık Gazze’deki olaylardan sonra bir uyanışı yaşıyor. Onlarla birlikte bir direniş içindedir. En beklenmedik toplumlarda büyük bir çıkış yaşandı. Demek ki insanlık için böyle bir durum gerekiyormuş. Filistinliler dünyaya insanı ve insanlığı anımsattı. Diğer yandan ırkçı emperyalizm ile sömürgeciliğin gerçek yüzünü insanlığa gösterdi. Ne yazık ki Müslümanlar ciddi anlamda bir ürkeklik, korku ve kimi kaygılarla donmuş durumda.

 

Ü.Z.K. Yedi İklim dergisinde yetişmiş biri olarak, sizin gibi güzide bir isimle söyleşi yapmanın mutluluğunun altını da çizmek istiyorum. Kaleminiz hep var olsun hocam. Zaman ayırdığınız için, teşekkür ederim.

 

A.H.H. Ben teşekkür ederim. Birlikte yol yürüyor olmanın mutluluğunu yaşıyoruz.

 

Konuşan: Ümit Zeynep Kayabaş

 

Yitiksöz Sayı-21